10.1.2007

KENDİNE ZAMAN AYIR

 

 

1

“Canım,

Senin ne endişeye, ne de perişanlığa hak kazanmış bir yanın var... Sen kuruntuya ve acıya soğan olmaktan zevk alır olmuşsun!

Oysa biliyorsun: Ben ilk sözümdeyim; yan yana, el ele omuzlarım dimdik...”

“Ben de öyle canım. Şimdi ikimizi okuyorum. Konuşabilmek için...”

“Ooo, bu doğru değil işte! Konuşmak isteyince nedense hemen kapatıyorsun perdeni! Yazmayı da boşladın bu ara.”

“Yaşayıp gidiyoruz işte. Okullarda devre sonu geliyor ya, o yüzden dilediğim gibi yazabileceğim zamanı bulamıyorum. Hilal’e yardım ediyorum. Mükemmel bir güneş var burada. Yazdan kalma günleri yaşıyor gibiyiz. Bütün bu değişikliklerin sebebi olarak seni görüyorum ben.

Geldin, çevremde de gözlerimdeki gibi güller açtı.

Geldin, yaşama sebebim oldun.

Annem de dert oldu biliyor musun? Tutturdu illa köye gideceğim diye. Köydeki evini elden geçirmeliyiz. Bu Pazar da ordaydım.

Annem, ilgi bekliyor. Herkes kendisiyle ilgilenmeli. Bazen hastalık hastasını da oynuyor, sanıyorum.

Biz de mi öyle olacağız, dersin? 

Her şeyin düzeleceğini bil. Nehirler okyanuslara akar. Kalplerimiz de gideceği yolu biliyor. Zamana ve yine zamana ihtiyacımız var.

Seninleyim.”

“Tabii ki öyle olacağız. Bazen sen bana, bazen de ben sana naz yapacağız; başımız ağrısa diğerinin ilgilenip ilgilenmediğini görmek için…

O gün etini bana kestirttiğini unuttun galiba?

Ellerin ne yapıyordu o gün bilmiyorum? Armut da toplamıyordu, ama mesajı almıştım…

Geç kaldın bu gece. Beklemesine bekledim seni ama gözlerim yorgun düştü.”

“Seninleyim ben. Bu noktadan sonra sensiz olamam artık.”

“Durup durup bunu okuyup, bununla avunuyorum: "Bu noktadan sonra sensiz olamam artık!"

7 / 8 Ocak 2007

 

2

Okunmak güzel şey. Ama ya okunmamak? İşte bu zor.

Ben de zor olan yoldayım. Ben de ilkten sona, islim tutmuş kara trenler gibi avuçlarımdan kayıp giden zamanı okuyamıyorum. Zaman, nadide bir ibrişim. Birçoklarının gözünü kamaştıran büyüleyici mücevher. Üstelik kaybettin mi, telâfisi de yok. Avuçlarından kayıp gideni, asla geri getiremezsin.

Zor olan, insanı ürküten de bu!

Nedense bir tanem, zamanı okuyamadım bir türlü. Hoş, ne güzel anlattın sen beni, ne güzel anlattın. Oralı değilmiş gibi soruverdin:

- “Senin, kendine ayırdığın zamanın var mı?”

Yok!

Bu, insafsızlık… Biliyorum. Fakat başka bildiğim bir şey daha var. Zamanımın o kadar çok ortakları var ki onlara yetişmekten, “kendi zamanımı” bir türlü yakalayamıyorum.

Aslında zaman; özlediğimi yakalamak, daima seninle olmak, el ele.

En büyük dileğim bu.

Bu dileğimin gerçekleşmesi için bugün, elini tuttuğum ve kendisini merdivenli yoldan aşağıya indirdiğim yaşlı ve üstelik gözleri de az gören bir beyefendinin duasını aldım. Tecrübe insana, tutarlı ve oldukça güzel dualar yaptırıyor. Deneyimli insanın dili, şiir gibi.

Şu muhteşem duaya bak:

- “Sen benim elimden tuttun ya, Allah’ım, senin de elinden tutsun. İki dünyanı da aydınlatsın. Hep ışık içinde olasın!”

“Amin!” demekten başka, ne yapabilirdim?

Sahi bir tanem, ikimiz el eleyiz değil mi?

 

Şahin Bostancı’nın resim sergisinin açılışı vardı bugün. Davetliydim, gittim. Seçkin insanlarla bir arada olmak, keyif veriyor insana. Doğru olanı, doğru insanla konuşma fırsatını yakalıyorsun böyle zamanlarda. Canlı renkleri kullanan ve kendi sanat anlayışını “insana yapılan yatırım” olarak değerlendiren ressam, “Efeler”i konu almış bu defa.

Ünlü efelerimizi sen de biliyorsun: Sökeli Cafer Efe, Sökeli Ali Efe, Dokuzun Mehmet Efe ve enteresandır, “Veda Efe”…

“Veda Efe”, hiç yaşamamış bir efe ama gerçek. Tabloda bir okul bahçesindeki göndere çekilmiş al bayrağın gölgesinde, yine zeybek giysilerini kuşanmış ama omzunda silahı olmayan genç efeyi görüyoruz. Gözlerinde bir şeyin, “efelik” günlerinin hasreti var. Bir de kaderinin hüznü…

Efelik günleri… Şimdi bizim içinde olmadığımız günler, bu günler.

Belki de birçok şeye veda etmenin zamanındayız.

“Kendi zamanımız”da mıyız? Hayır!

Ne sen, ne ben; hiç kendi zamanımızı yaşayamadık ki…

Birimiz gurbette, diğerimiz torun peşinde.

Zamanımızın ortakları çok.

Ama bu noktadan sonra sensiz olamam ben!

Sen de öyle canım.

“Kendi zamanımızın” derdindeyiz…

Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Uyanamadım mı? Rüyâda mıyım ne?

Sahi bir tanem, ikimiz el eleyiz değil mi?

9 Ocak 2007

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ

 

3

Zamanı bölüşmek, zamanı ortaklarınla paylaşmak gerekli ama sen eğer kendine günlük zaman ayıramazsan; ne sen mutlu olur, ne de onları mutlu edersin. Hayatın kuralı bu canım.

İstediğin kadar bölüş zamanını… Eğer sen mutlu değilsen, hiçbirini mutlu edemeyeceksin.

Bu kurala ben de dahilim.

Kaç parçaya bölünebilirsin ki ?

Sen mutlu olmazsan, bölüştüğün zamanları ne kadar bölüşürsen bölüş, verimli olmaz, verdiklerini alınmış hissettiremezsin...

Bu nedenle bir tanem, kendine zaman ayır... Benden bile alarak kendine zaman ayır… Kim gücenirse gücensin!

Kendine, kendini mutlu eden bir zamanı yarat...

9 Ocak 2007

 

PAPATYA

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kategori: (Anılar) :: Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!




Blogcu ile yapıldı