Bu ikindiyi beklemeye ne gerek vardı Gelmişken tutup elimi kenetleseydin Gelmişken tutup beni esir etseydin Bu ikindiyi beklemeye ne gerek vardı
Gelmişken canım vursaydın kelepçeyi Gelmişken alıp başını kaçsaydın ilden ile Gelmişken saklasaydın ayakkabılarımı Bu ikindiyi beklemeye ne gerek vardı 14 Mayıs 2008
PAPATYA
2 GÖNLÜM KARAKIŞ NEDİR BİLMİYOR Akşamı beklemeden indi sabırsız ikindiler Zaman değirmeni dönüyor vakit dardı Delikanlı çağımda yol yordam bilemedim Avuçlarımın arasından kayıp giden yârdı
Aklım takıldı yolculuğa hazırlanan otobüse Deli gönlüm desen karakış nedir bilmiyor Küçük dağları ben yarattım diye efelendim Kaderimin bıçkın rüzgârı penceremden eksilmiyor
Yaşadıklarımızı önceden kestirseydim Ayakkabılarını saklardım dönemeyesin diye Güneşti, aydı, yıldızdı derken bütün ışıkları Keserdim yolarını alıp başını gidemeyesin diye
Ah delikanlı çağımın zehir zıkkım toy çağı Anlayabilseydim kalmak için geldiğini Hiç düşünmeden sererdim ayaklarının altına Zincirlerdim ömrüme ömrünün kelepçelerini
Biliyorum, geldin ayaklarım yerden kesildi Yaprak yeşili, gökyüzü mavisi gözlerimi bağladı Neden, niçin uğurladım seni bir ikindi vakti Sevdamın nisan yağmurları zamansız ağladı
Çiçeğim, çölde kara gecede bıraktım seni Anlayabilseydim kalmak için geldiğini Yolları keser, ağır demir kapıları sürmelerdim Zincirlerdim ömrüme ömrünün kelepçelerini. 16 Mayıs 2008
Seninle ekip biçiyorum umut tarlalarımı, Ümitlerimiz salkım saçak, yeşersin diye. Bir dalda iki kiraz gibi sevdamızı yaşamak için; Küçük dünyamızın kapısı açık kalsın diye.
Serin sabah yelinde bir başkalık var bugün, İçime işlesin kokun diye estikçe esiyor. Gözlerinin vurgunuyum ben, biliyorsun Avuçlarımda değilse avuçların, kalbim buz kesiyor.
Gönlümdeki huzurun adı sensin, canım Seninle şiirden şiire geçiyorum. Bir ömür boyu duymak istediklerin dilimde; Seni seviyorum! 13 Mayıs 2008
Şimdi tam gecenin bölündüğü noktadayım. Ay, hilalden öte tam bir çeyrek. Ne kadar parlak, sedefimsi? Yerleşmiş köşesine gülercesine.
Bense ağlamaya hazırım, yalnızlığımla yaşadığım o imkânsızlıklar adlı ülkede. Keşke bir bilsem sende saatin kaç olduğunu? Senin kiminle olduğunu?
Varsın bileyim ya da bilmeyeyim, ne fark eder? Ömür bitti bitecek, umut ağacım.
Ağrıların içinden başımı kaldırıp adını haykırdığım, ana ana eskittiğim… Varsın gece böyle kalsın. İstersen hiç görünme. Biliyorsun kurumuş dudaklarımda son hecem;
"Umut, ah umut! Beni eskittin, tükettin!" olacak ve seni gene diriltecek anılarıma göz attığımda.
Dur dur, ellerim yüzünde gezer gibi!
Hissettiğini biliyorum şimdi.
Aç gözlerini,
Öylece bak yüzüme;
Gördüğünü söyle.
Söyle beni nasıl yaşlandırdığını, beklemekle…
10 Mayıs 2008
PAPATYA
2
“Umut ağacım!”
Bu ağaca yalnızlıktan bunaldıkça, bakmalısın. Baktıkça, umut ağacının yeşerdiğini göreceksin. Her mevsim nice nice gökkuşaklarının altında bin bir renge bürünüp çiçek çiçek açmaya devam edecek.
Umut ağacın, kaderini kaderine kelepçelemiş olanın. En karanlık gecelerde bile, en uçtaki görünür görünmez yıldızlarda gözlerinin izini aramış sevdalın...
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Gözlerindeki hüznü gördüm. Dokunsan yağacak. Gökyüzünde aralarına mavilikler serpilmiş bulutlar vardı. Güneş, onlardan birinin ardına gizlenmiş. Demek ki bulutların ağlamasına dayanamamıştı. Ya da aralarına mavilikler serpilmiş bulutları alıp katacak önüne, gökyüzünü, en güzel mavisiyle baş başa bırakacaktı.
Gözlerindeki hüznü gördüm, umut ağacım.
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Günün yirmi dört saati, hep seninleyim ben. Hep öyle kalacağımı da söylemiştim sana. Gözlerim yüzünde.
Yaşlanmak mı? Nerden çıkardın bunu, umut ağacım? Sonraları demir parmaklıklarla çevrilen, asma güllerin süslediği o balkondan Alp Dağları'na bakan genç kız değilsin şimdi. Saçların kınalanmış ama benim gönül aynama düşen güzelim, yine sensin.
Bir işaretin, kalbimi ayaklandırıyor. Bunu, biliyorsun; umut ağacım.
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Beklemek, günleri saymak değil mi? Sayılı günler de çabucak gelip çatmaz mı?
Kafdağı'nın ardına birlikte gittik seninle. Melek ve Şehzade'yi orda bıraktık; pişip çelikleşsinler diye. Ham demirdik, seçkin mücevherlere döndük. Farklı saatlerin birbirini kovaladığı ülkelerde kaldık. Güneşten, dolunaydan ve bütün yıldızlardan, geceye karışan gündüzden, seher vakitlerinde gözlerini kapayan gecelerden; kalbimizdeki işaretleri doğrulayan izler bekledik. Böyle zamanlarda yaşadığımız ayrılıklar kamçıladı bizi, umut ağacım.
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Anılar, ilâcımız. Sevdalarımızın, saflıklarımızın, fedakârlıklarımızın, haydi dilersen gözyaşlarımızın diyelim, aralarına karanfil kuruları gizlenmiş hayat hikâyemizin aynası. O aynada birbirimize duyduğumuz ölümsüz sevgimizin izleri var. Melek'in isyanları, Şehzade'nin kahroluşları; anılarımızın unutamadığımız bayrakları. Sonra o deniz, yakamozlar, kale burçlarındaki mazgallar ve göz göze gelişimiz…
Sanki gölgemiz gibi bizi izleyen iki yeni yetme sevdalı.
Henüz çiçekten yaprağa geçmiş akasyalar, umut ağacım.
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Yüreğindeki yangınların aynısı, benim yüreğimde de var.
Benim de gözlerime hüznün gölgesi düşüyor zaman zaman. Fakat umutsuz eğilim, hiç umutsuz da olmadım.
“Umut ağacım!”
“Umut ağacım!”
Sana bir umut ağacının masal da olsa nasıl yeşeriverdiğini anlatmalıyım.
Masallar, aslında yorgun gönüllerimizi dinlendiren özsuyu değil mi?
Eşkıyanın biri, yaptıklarından pişman olmuş. Ululara danışmış. “Ne yapsam da, yaptıklarımın beni ezen yükünden kurtulsam?” diye sormuş.
Ulular, yapması gerekenleri bir bir anlatmışlar ona. Eşkıya, üç yol ağzında bir bahçe satın almış kendine. Mevsiminde bostan ekmiş, susuzların susuzluğunu gidersin diye. Üç yoldan gelen kim olursa olsun, önüne sofralar kurdurtmuş. “Başka mı?” dedin. Bahçesinin seçkin bir yerine, kuru bir ağaç dikmiş, umut ağacının yeşermesini beklemiş.
Üç ay mı desem, üç yıl mı desem; bilemem.
Bir gün doludizgin sanki kanatlanmış bir atlı, el etseler de, dur mur deseler de aldırmamış, kurulu sofraların başında konaklamamış.
Eşkıya bu, kabaran öfkesine yenilmiş bu defa. Doludizgin atlıyı, “Yüz olsa ne çıkar?” diyerek oklamış. Doludizgin atlı için, zaman ebediyen durmuş.
Eşkıya, öfkesine yenildiğine üzülmüş. Göz pınarlarından süzülen yaşları kimselere göstermemek için, başını çevirmiş.
Aman Allah'ım, o da ne?
Kurumuş ağaç, o saat yeşermiş.
Eşkıya, bu defa sevinç bayraklarının gölgesinde, yeşeren umut ağacına baktıkça bakmış, yaptığı işi özünden kavramış.
Anlatanlar, doludizgin atlının seven iki kişinin arasına girmek için yola düştüğünü ama o yolu bitiremeden, oklandığını söylerler.
Seni, beni; daha doğrusu sen-ben mi kaldı, bizi okudum... İnanılmaz… Hasret neler yazdırıyor? Sanırım aradığın kalem arkadaşındı, hani sana günlerdir yazamayan. Hoş sende yazmayalı dört günü, yoksa dört on sene mi desem -bu deyim senin hoşuna gitmişti- geçti. Arıyor, gözlerim ilâcını arayan hasta gibi yazdıklarını; önce gelen postalarda, sonra bizim sokakta… O sokağın adını biliyorsun; "Sevgiye Susamak..." İnan o sokakta seninle her gün yürüyorum ben, bazen bir kez, bazen beş kez... Ne sen sor, ne ben söyleyeyim... Son defasında "Bu, arzudan da öte." dediğinde, inan ki şok geçirdim yine! Nedense ben de bunu düşünüyor ama kelimelerle ortaya dökemiyordum... Hoş sen de tam bir açıklama yapamıyorsun fakat dediğin kadarıyla korkutucu bir açıklama -Gençken büyüye inanırdım, şimdi bunlara gülüp geçiyorum.- fakat hakikaten bu deyimin beni korkuttu... Neden biliyor musun? Çok güçlü bir deyim bu! Bu bağ demek ki neleri neleri yıkıp kıracak kuvvette değil mi? İşte eğer bu bağ, iktidar hırsına düşüverirse diye korktum. Güçlü iktidar, sahip olmaya yöneldiğinde önündekileri bile görmeden savurup uçacak, arkada ağlayanları düşünmeden... Biliyorum gülüyorsun söylediklerime, dudaklarının kırılıp gülümseyişini görür gibiyim, şu anda içinden geçenleri. "Ne kadar istedin sen bunu! Hep bilmek istedin verdiğim sözlerin doğru olup olmadığını!" Bir de kibarlığından söylemesen de düşündüğünü okur gibiyim…"Benden beklediğin bu aslında, bu arzudan öte dediğimin ispatı ama şimdi sonuç beni ürkütüyor diye rol yapıyorsun." Bak inan istemiyor değilim bana sözlerinin doğruluğunu göstermeni! Fakat şöyle bir an düşününce donup kalıyorum korkunç sonuçtan... Kimler, kimler dökülecek sen kendini tanımlarken... Kimleri çizip üstlerinden geçeceksin diye. İşte buna; “Bu ne turşu, bu ne perhiz…” denmez mi? Hem istiyorum, hem istemiyorum... Yok, yok sana inanıyorum. İçimde yalan söylemediğini kanıtlayan yürek denilen Tanrı'nın yaptığı bir saat var... İşte o tik tak, tik tak dedikçe biliyorum bana söylediklerin içinden gelen, gerçekten hissettiklerin! Keşke bu inanç daha önceleri de içimde olsaydı! 5 Mayıs 2008
PAPATYA
“Keşke...” İkimizin de aklının tutkalı bu; “Keşke!” Pişmanlık mı? Değil... Köstek mi? Değil... “Keşke”; delik yüreğimizin iniltileri, sensizlik şarkılarımızın özeti. Kalbimdeki kara delikler... “Keşke...”, yolumuzun üstündeki diken tarlası. Boş ver. Koca okyanusların geçildiği, zorlu mor dağların aşıldığı zamanlardayız şimdi. Baştan sona hep ilkbahardayız. En delişmen çağımız avuçlarımızda. El ele, göz gözeyiz. Aynı anda kanatlanan ruhların sahibiyiz. Bütün sevda şarkılarından da hoşlanıyoruz. Yaşadıklarımızı sıralasak, söze döksek, “Leyla ve Mecnun” hikâyesinin sönük kaldığını görürüz. “Sevgiye Susamak”, bunun kanıtı. 5 Mayıs 2008
Oyhan Hasan BILDIRKİ
O MASALIN İKİ KAHRAMANI
Geldin şiirim oldun, iz bıraktın kalbimde El ele, göz göze zamanlardayız şimdi. Saçlarının kokusu, kalbimi eriten sözlerin ezberimde, Nice yıl beklediğimiz ilkbaharlardayız şimdi.
Ruhumsun, bir tanemsin, canımsın Gökkuşağındaki renklerim, ebedî rüyam... Geceden gündüze çıkmış aşkımsın, Yoluna bütün ömrümü verdiğim dünyam.
Sen ve ben, delişmen iki nehirdik, birleştik Ağlayıp çağladığımız günler geride kaldı. Kalplerimizi kelepçelemiş kaderimiz birbirine; Tut ki Kafdağı’nda yaşadıklarımız bir masaldı.
Yoluna baş koymaya hazır olduğum bir tanem, Birlikteyiz gecede ve gündüzde, yazda ve güzde... “Sevgiye Susamak” hikâyemizin özeti, Yakamozların süslediği yol duruyor önümüzde.
Şehzade ve Melek, o masalın iki kahramanı Benim sevdiğimin adı, senin beyaz atlı Şehzade’n... Aynı dalda tutunmuş tomurcuk gül ve çılgın bülbül, Yeniden doğdular o muhteşem efsaneden! 6 Mayıs 2008
Oyhan Hasan BILDIRKİ
{ SON YAZDIĞIM } { 1. SAYFADAN 91. SAYFAYA } { DAHA ÖNCEKİLER }
KİMLİK
Oyhan Hasan BILDIRKİ tarafından yazılmış olan sevgiyi anlatan mensur şiirler, Melek ve Şehzade'nin öyküsü.